Son Yayınlar



İslam öncesi dönemde, sadece belirli merkezlerde odaklanan çeşitli Yahudi ve Hıristiyan guruplar bir tarafa, çok tanrıcı­lık ve paganizm kuzeyden güneye bütün Arap Yarımadası'nda yaygın şekilde görülmekteydi. Özellikle Orta Arabistan'ın gö­çebe ve yarı göçebe kabileleri arasında politeizm ve buna bağlı olarak paganizm hakim unsurlardı. Dünyanın diğer birçok politeist kültüründe olduğu gibi, Cahiliye dönemi Arap politeizminde de bir üstün varlık ve bu varlıkla insanlar arasında adeta aracılık görevini üstlenmiş olan ikinci dereceden ulühiyetler mevcuttu. Cahiliye dönemi Araplarının Allah'a inandıkları ve Allah'ın varlığını inkar etmedikleri bilinmektedir. Hatta onların Allah'ın yerin ve göğün yaratıcısı olduğu, güneşi ve ayı insanların hizmetine verdiği, gökten yağmur yağdırıp yeryüzüne bereket verdiği gibi hususları kabul ettiklerini de Kur'an bizlere haber veriyor.17 Cahiliye dönemi Arapları bu üstün varlık adına yemin etmekte, ıs ona atfen "Abdullah" gibi şahıs isimleri kullanmaktaydılar. Allah adına kesilen şeylerin yenilmeyeceğine inanmakta; ıs yine bazı hayvanlardan ve ekinlerden Allah'a paylar ayırmaktaydılar.20 Ayrıca belirli durumlardaki bazı hayvanları tanrılarına adanmış bir adak olarak değerlendirip başıboş salıvermekte ve bunların etinden sütünden vs. yararlanmayı caiz görmemekte ve bu geleneğin Allah'ın emri olduğunu düşünmekteydiler.2ı Yine onlar, cinler gibi bazı metafızik varlıklarla tapındıkları bazı putlarını "Allah'ın oğulları ve kızları" şeklinde nitelemekteydiler. 22 Örneğin Lat, Uzza ve Menat, Araplarca "Allah'ın kızları" olarak isimlendirilmekteydi. Büyük ihtimalle Araplar "Allah'ın kızları" deyimini "ilahi varlıklar" anlamında kullanmaktaydılar.

Cahiliye dönemi Arapları inanç sistemlerinde yer verdikleri bu üstün varlığın sıradan varlıklar olan insanlarla doğrudan ilgilenmeyecek kadar yüce ve aşkın olduğuna inanırlardı. Onlara göre bu üstün varlık yani Allah; her şeyi yaratan, evrendeki bazı olaylara düzen veren, ancak bundan sonra yüceliğinden dolayı bütün evrenden, alemden ve insandan elini eteğini çeken -haşa- emekliye ayrılmış bir Tann (Mircae Eliade'nin ifadesiyle deus otiesus) gibidir. Cahiliye Araplarının inancına göre ancak birtakım aracılar vasıtasıyla bu üstün güçle, Allah'la irtibat kurmak, ona yönelip dua etmek veya ondan yardım dileyebilmek mümkündü. İnsanlarla yüce varlık arasında iletişim kuran ve onun katında şefaatçi olacağına inanılan bu aracılar ikinci dereceden tanrısal varlıklar olan çeşitli metafizik varlıklardı.23 Aynca rahipler, kabile reisleri vb. eşraftan güçlü kişiler de bulundukları sosyal mevkilerinden dolayı Allah'a daha yakın ve dolayısıyla Allah ile sıradan insanlar arasında aracılık yapma yetkisine sahip 'kimseler olarak görülüyordu. Onlar bu hastalıklı inanç ve düşünceleri nedeniyle Allah'a birçok şeyi ortak koşuyor, atalarının sapkınlarını, gelenek ve göreneklerini körü körüne izliyorlardı. 24 Kur'an, Cahiliye Araplarının Allah'la ilgili bu inanç ve kanaatlerine yönelik olarak

"Allah'ı gereği gibi takdir edememek" tespitini yapmaktadır: Allah'ı gereği gibi takdir edemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bü­tünüyle O'nun elindedir; gökler sağ eliyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklanndan münezzehtir, yücedir. 25 

Cahiliye dönemi Arapları üstün güç olan Allah'ı soyut bir varlık olarak değerlendirip onun herhangi bir suret ya da temsilinin yapılmasını uygun görmüyorlardı. Zira onlara göre Allah her tür muhayyileden ve timsalden münezzehti. Ancak kendilerini Allah'a yakınlaştıran diğer uhlhiyetleri ise çeşitli şekillerde müşahhas olarak temsil etmek mümkündü. Sayısı oldukça fazla olan bu aracı varlıklar kuzeyden güneye bütün Hicaz bölgesinde yaygın şekilde bulunmaktaydı. İslam tarihi kaynaklarının verdiği bilgilere göre her kabilenin tazimde bulunduğu birden çok ulühiyeti ve bunları temsil eden putları vardı. Bununla birlikte her kabilede kabilenin koruyucu ve kollayıcı gücü olduğuna inanılan belirli bir ulühiyet ön plana çıkmaktaydı. Örneğin Kureyş kabilesinde Hubel, Sakif kabilesinde Llt, Dılmetülcendel bölgesinde ise Ved ön plana çıkmaktaydı. Bununla birlikte diğer putlar da tapınma objesi olarak tazim görmekteydi. Esasen bu durum, Ortadoğu bölgesindeki birçok kadim yerleşim merkezinin ortak bir özelli­ ği olarak bilinmektedir. Öyle ki Sümer, Asur ve Babillilerden Eski Mısırlılara kadar birçok toplumda yerleşim merkezlerinde belirli tanrısal varlıklar ön plana çıkarılmış, ancak bununla birlikte diğer ulılhiyetlere tazim de devam etmiştir. Örneğin Asur Babil döneminde Harran şehrinin yüce tanrısı ay tanrı­ sı Sin'dir; bunun yanı sıra Şamaş, İştar ve diğer ulılhiyetler de tanrılar panteonunun diğer unsurları olarak Eski Harran putperestlerinin inanç ve ibadetlerinde tazim edilen unsurlar olarak varlıklarını devam ettirmişlerdir


17 Bk. Mürrıinun 84 , 86, 88; Ankebüt 61, 63; Zuhruf 87
18 Bk. En'am 109. 19 "Eğer Allah'ın ayetlerine iman ediyorsanız. Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanlardan yiyin. Size ne oluyor da Allah'ın adı anılarak kesilenlerden yemiyorsunuz? Halbuki O size, mecbur kalmanızın dışında haram olan şeyleri genişce açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilmeden keyijlerine uya· rak insanları doğru yoldan saptırıyorlar. Muhakkak ki, Rabbin, sınırı aşanları çok iyi bilir." En'am 1 18-1 19. 20 Bk. En'am 136- 139. 21 "Allah Bahire'den Sdibe'den Vasfle'den ve Ham'dan hiç birini (meşru) kılmamıştır. Ancak inkar edenler, Allah'a karşı yalan düzüp uyduruyorlar. Onların çoğu akıl erdirmez." Mfüde 1 03. Bunlardan Bahire: beş yavru veren, beşinci batın yavrusu erkek (ya da dişi) olan devenin, faydalanılınaktan vazgeçilerek kulağının yarılıp salıverilmesidir. Sfilbe: dertten kurtuluş adağı olarak bir hayvanın faydalanılmaktan vazgeçilip putlara adanarak salıverilmesi; Vasile ise koyunun dişi doğurursa kendilerinin, erkek doğurursa tannlannın olması, erkekli dişili ikiz doğurması halinde dişiden dolayı erkek hayvanın da kurban edilmemesidir. Ham ise, on batın döl veren erkek devenin sırtına yük vurulmaması, başıboş bırakılarak yayılması ve su içmesinin engellenmemesidir. 22 "Cinleri Allah'a ortak kıldılar. Onları da O (Allah) yarattı. İlimleri olmaksı­ zın, "O'nun oğullan ve kızlan var/" yalanını uydurdular. O Sübhan'dır (her şeyden münezzehtir}, vasiflandırdıklan şeylerden yücedir." En'am 1 00.
23 Bk. Zümer 3, 43-44: Yunus 18. 24 "Onlara, "Allah'a ve Resulüne gelin!" denildiğinde onlw, "Babalanmızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter!" derler. Peki, babalan bir şey bilmiyor ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı?" Mfüde 1 04. 25 Zümer 67. Ayrıca bk. Hace 74



Kitab-ı divan-ı lügat-it-Türk Kaşgarlı Mahmut 1333

1.Cilt İndir

2.Cilt İndir

3.Cilt İndir



Eğitime gidip gelirken Beyoğlu'nda, eğitimden döndükten sonra, boş zamanlarımızda özellikle akşamları vatan, millet şarkıları, marşları söyleyerek adeta kendimizden geçiyorduk. Meşrutiyetin ilanıyla beraber okullarda temeli atılan Türk Ocağı Cemiyeti ve Türk Yurdu gibi gazete ve dergilerin tesiri altında kalan binlerce genç Turan aşkıyla yanıyordu. Türklük ve Turancılık hemen bütün memleket gençliğini sarmıştı. Acaba neydi bu Turancılık? Nerede başlayıp, nerede bitiyordu? Bunu pek açık olarak biz de anlayamıyorduk. Yalnız şöyle hayalimizde büyük Türk ırkının yaşadığı ülkeler gözüküyordu. Memleketin her tarafından gelmiş gençler arasında kimler yoktu ki: Hukukçular, hariciyeciler, mülkiyeliler, medreseliler, yüksekokul öğrencileri, yani İstanbul'un nazeninleri, taşranın nazlıları öğrenim ve terbiye düzeyleri ne olursa olsun bir tek emel ve idealde birleşmişlerdi. Turan marşları söylemek, bir ibadet haline gelmişti. Akşam sabah koro halinde tekrar etti­ ğimiz Turan duası ile Albayrak marşını bir fikir verir umuduyla aşağıya alıyorum:

TURAN DUASI
Ulu Tanrı ... Sen sağlık ver Türke,
Hakan buyruğunu hep kardeşlere ilet.
Yüce uluğ yükselsin bir Bozkurt ihsan et.
Yeni Turan, ey sevgili ülke,
Söyle sana yol nerede yalvarıyoruz.
 Çağırıyor bizi büyük atamız Oğuz.
Yüce uluğ sen sağlık ver Türk'e,
Turan yolu aydınlansın, tütsün ocaklar,
Parıldasın gün gibi köşe bucaklar.

.... Türk Ocağı Merkezi Divanyolu'ndaki Türk Yurdu dergisi yönetim yerine taşınarak çalışma alanını genişletti. Yusuf Akçora, Ahmet Ağaoğlu, Ferit Bey gibi Türkçülük önderleri tarafından her hafta konferanslar vermek, yayın yapmak suretiyle gençler aydınlatılırdı. Kısa bir süre sonra Türkçülük aşkı iman haline gelmiş, bu uğurda binlerce genç savaş meydanlarında canlarını feda etmişlerdir. O zamanlar Osmanlılık prensiplerine dayanarak bu fikre karşı gelenlere böylece karşılık veriliyordu. Milliyet duyguları­nın gelişmesine çalışan Türk Ocağı öğrenci cemiyeti Osmanlı halkını oluşturan öteki halkların öğrencilerinin kurdukları cemiyetlerden sonra kurulmuştur.

Arapların, Arnavutların, hatta Kürtlerin milliyete dayanan öğrenci cemiyetleri çok önceden kurulmuş ve faaliyete geçmişti. Oldukça kalabalık bir dershane içinde kendi aralarında gruplar halinde toplantılar yaparak bize karşı düşmanca tavır alırlar ve bu yüzden sınıfta kavga, gürültü eksik olmazdı. Bir gün şiddetli bir tartışma sonucunda Halep mebusunun bıyıklı oğlunu kırık çekmece kapakları ile hırpalamış, bu soysuz yaratıkları pıstırmıştık.
Evimizin büyükleriyle tartışmalar yapardık. Yaşlılar bizim ham hayaller peşinde koştu­ ğumuzu söylerlerdi. Biz de onlara, yakında mektuplarımızı Gence'den, Bakü'den alacaksınız cevabını verirdik. O anda marşlarımız dudaklarımızdan dökülürdü:

Yüz sene var ki, Moskof'un derdi,
Yurdumuzun bağrını deldi.
Marş, marş, haydi arkadaş,
Göğsünü ger, Kafkaslar'ı aş,  ...

20 HAZİRAN 1914  Faik Tonguç




Cahiliye Araplarına Göre Ölüm 

Ölümün Cahiliye Arabı için neyi ifade ettiği, bir yok oluşu mu yoksa yeni bir başlangıcı mı simgelediği sorusuna verilecek doğru cevaplar konunun netleşmesine ciddi anlamda katkı sağlayacaktır. Öncelikle Cahiliye Arabı kendilerine takdir edilen bir ömrün bulunduğunu ve bunun bir sonunun da olduğuna inanıyorlardı. Adına "ecele" denilen bu kaziyeye inanan dönemin insanlarına göre her bir yaratılmışın bir vadesi vardır. Bir adamın vadesi dolmadan ölmesi mümkün olmadığı gibi vadesi dolduktan sonra da bu dünya da varlığını sürdürmesi de imkansızdı.(59) Ölümü "sükün" olarak isimlendiren Cahiliye Arapları bunu söylerlerken de "ruhun" bedenden ayrılmasından sonra "bedenin" dinginliğe kavuşmasını kastederlerdi. Dolayısıyla "bedenin rahatladığı" anlamında "ölümü" "sükun" olarak isimlendiriyorlardı. (60) Onlara göre insan "ruh" ve "beden" olmak üzere iki parçadan oluşmaktaydı. Adına "nefs" denilen "ruh", son nefes ile bedeni terk ettiği için adını da nefesten almıştı. (61) Son nefesle ağız ve burundan bedeni terk  eden ruh, ölümsüz olup vücuttan çıktıktan sonra bir kuşa dönüşür ve yaşardı.(62)Eğer ölen insan, biri tarafından yaralanmış veya öldürülmüşse nefs bedenin yaralanan kısmından çıkmak suretiyle vücudu terk eder ve adına "hamme" denilen bir kuşa dönüşerek yaşarken (63) her yüz yılda bir mutlaka kabrinin başına döner ve "Beni sulayınız, beni sulayınız!" diyerek intikamının alınmasını isterdi. (64) İbn Side ise herhangi bir adam bir musibete uğradığı zaman başından çıkan kuşa "hamme" denildiğini söylemektedir.(65) Cahiliye Arabına göre vücuttan ayrılan ruh, önceleri kü­çücük bir kuş halinde iken zamanla büyür ve büyükçe bir baykuşa dönüşürdü. Bu kuş aynı zamanda beden ile aile arasındaki ilişkiyi de sürdürürdü. Ailenin erkek üyelerinin durumunu düzenli bir şekilde bedene ulaştırdığına da inanı­lırdı. (66) Dolayısıyla Cahiliye Arabının bu inancı zaten ölümden sonra farklı bir şekilde olsa bile bir yaşamın varlığını kabul ettiğini açıkça göstermektedir. Bilindiği gibi Hz. Peygamber birçok hadiste bu anlayışın İslam ile çeliştiğini söylemektedir. Hz. Peygamber İslam'ı tebliğ etmeye başladığı zaman Cahiliye Arapları onu sıkıştırmak için bu "hamme"yi sordukları rivayet edilmektedir. "Sana ruhtan sorarlar. De ki ruh rabbimin emrindedir. Size ondan çok az bir bilgi verilmiştir." şeklindeki İsra suresi 85. ayeti kerimesinin bununla ilgili nazil olduğu nakledilmektedir.

Görüldüğü gibi Cahiliye Arabı öldükten sonra bir yok olu­şa inanmamaktadır. Aksine ölünün bedeni terk eden ruhunun ölümsüz olduğunu, değişik bir şekilde olsa bile yaşamını sürdürdüğüne inanmaktaydılar. Bu da onların ölüm sonrası hayatın varlığına inandıklarına dair bir başka kanıt olarak karşımızda durmaktadır.

59 Cevad Ali, Mufassal, V, 1 18. 
60 Cevad Ali, Mufassal, VI, 97. 
61 Cahiliye Arabına göre kan, hayatın kaynağıydı. Ona göre kan yani dem "nefsin" ikamet mahalli idi. Bir başka ifade ile Cahiliye Araplarına göre ruhun bulunduğu mahal, kandır. Kan deveranı devam ettikçe vücutta canlılık da sürmektedir. Kan bedeni terk ettiği an beden artık ölmüş olmaktadır. (Bk. Cevad Ali. Mufassal, V, 1 17 vd; Vl, 108) Muhtemelen bu inanç bir gözleme dayanmaktadır. Zira çoğunlukla hayvancılıkla uğraş­tıkları için hayvanlarını kestikleri zaman veya yaralandıkları zaman kanlarının akmasından sonra öldüklerini görmüş ve dolayısıyla bu sonuca varmış olmalıdırlar. Yine hanımların kanama haline de buradan üretilerek "nifas" demişlerdi. 
62 Alusi, Buluğu'l-ereb, II, 311. 
63 "Mesh" yani bir başka varlığa dönüşmek Cahiliye döneminde kabul edilen bir durumdu. Nitekim İsaf ve Naile'nin insan oldukları, Kabe'nln içinde günah işlemek suretiyle taşa dönüştüklerine inanırlarken, Lat'ın da bir taşın içine girerek orada yaşamını sürdürdüğüne inanıyorlardı. 
64 Şehristiini, 433; Alusi, Buluğu'l-ereb, II, 31 l; Cevad Ali, Mufassal, Vl, 107. 
65 İbn Side, el-Muhkem, JV, 442. 66 Alusi, Buluğu'l-ereb, il, 311.


Cahiliye Arapların Ahiret İnancı
Mehmet Mahfuz SÖYLEMEZ























Ermeni İdaalarına Bernard Lewis'in Cevabı



1- Kuran ı Kerim 
2 - Tecvid
3 - Tefsir
4 - Hadis
5 - İlma
6 - Tevhit
7 - Arabca
8 - Din dersleri
9 - Ruhiyat ahlak
10 - Terbiye
11 - İçtimaiyat
12 - Malumatı Vataniye
13 - Türkçe
14 - Hüsnühat
15 - Türk Edebiyatı
16 - Hitabet ve inşat
17 - Tarih
18 - Coğrafya
19 - Riyaziyat
20 - Hesap
21 - Hendase
22 - Cebir
23 - Resim Hattı
24 - Ülumu Tabiiyye
25 - Hayvanat
26 - Nebatat
27 - Arziyat
28 - Fizik
29 - Kimya
30 - Hıfzısahha
31 - Usülü Tedris
32 - Malumatu Kanuniye
33 - Fransızca
34 - Terbiyei Bedeniye
35 - Musiki

30 Nisan 1920 – Ankara
EKSELEANSLARI SAYIN HOLLANDA DIŞİŞLERİ
BAKANINA
Sayın Bakan,
Yüksek bilgilerinize sunmaktan şeref duyarız ki
İstanbul şehrinin İtilaf güçlerince haksız ve adaletsiz
işgali sonrasında Halife Sultan ve hükûmetini esir olarak
değerlendiren Osmanlı milleti bir Büyük Millet Meclis
toplamaya girişti ve geniş çaplı seçimler gerçekleştirdi.
Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’deki açılış
oturumunda görkemli bir oylama ile Halife Sultan ve
ebedî şehri yabancı işgal ve baskısı altında kaldığı sürece
vatanın hâlde ve gelecekteki mukadderatını eline aldığını
ilan etti.
Büyük Millet Meclisi, Osmanlı toplumunu Paris Barış
Konferansı sonuçları üzerinde kötümserliğe bir kez daha
düşüren ve Mondros Mütarekesi’nin hükümlerine aykırı
bu keyfî ve haksız tutuma üyelerinin protestosunu siz
ekselanslarının bilgisine sunma onurunu bana verdi.
Kutsal olan ve bütün medeni milletlerce de böyle kabul
edilen yüce Meclis oturum esnasında basıldı ve genel
kurul salonunun ortasında milletin temsilcileri İngiliz
polisi tarafından genel kurulun şiddetli protestolarına
rağmen suçlular gibi götürüldüler. Ayan üyeleri,
milletvekilleri, generaller, eli kalem tutan insanlar
ikametlerinde tutuklandılar ve elleri kelepçelenerek
sürgün edildiler.
Ayrıca resmî ve özel kurumlarımız sadece hak
kuvvetlinindir anlayışı ile silahlı güçler tarafından işgal
edildi.
Bütün haklarının çiğnendiğini ve egemenliğinin ihlal
edildiğini gören Osmanlı halkı daha sonra, Ankara’da
toplanan temsilcilerinin emri ile ülkenin yönetimini ele
alan ve Meclisin bağrından çıkan bir icra komitesi seçti.
Ekselanslarına olup biteni arz ederken 29 Nisan 1920
tarihli oturumda kabul ve ifade edilen milletin isteklerini
de bildirmekle şeref duyarım:
1-Hilafetin, saltanatın ve Osmanlı hükûmetinin merkezi
İstanbul, Osmanlı milleti tarafından İtilaf Devletleri’nin
esiri olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden işgal altındaki
İstanbul çıkışlı emirler ve fetvaların hiçbir hukuki ve dinî
değeri olmayacaktır. Sözde İstanbul hükûmeti tarafından
yapılan bütün angajmanlar (yükümlülükler) millet
tarafından yok ve yapılmamış sayılacaktır.
2-Bütün soğukkanlılığını ve ılımlılığını muhafaza eden
Osmanlı milleti yüzlerce yıllık hür ve bağımsız devlet
olarak kutsal haklarını savunmaya kararlıdır ve kendi
nam ve hesabına hareket etme hakkını öz temsilcilerine
tanıyarak şerefli ve eşit bir barışla sonuca gidilmesi
arzusunu da ifade eder.
3-Ülkede bulunan Osmanlı Hristiyan unsurları
ve yabancı unsurlar milletin koruması altındadırlar.
Bununla beraber onlar ülkenin genel güvenliğine karşı
hiçbir faaliyette bulunamazlar.
Osmanlı milletinin bu haklı isteklerini olumlu
karşılayacağınız ümidi ile en derin saygılarımın kabulünü
rica ederim.
Osmanlı Büyük Millet Meclisi Adına
Başkan Mustafa Kemal
KAYNAK: Hollanda Millî Arşivleri Dışişleri Bakanlığı Arşivi, Fon
Kodu: 2.05.18.742

Mehmet Tütüncü Arşivi


Anadolu'da İlk Erkek Tanrı Kültürü 

4-10 Ve Fırtına Tanrısı’nın adamı tanrıyı içeriden çağırır. Nerikli ‘hazı ol’ der. O aar[wa] Dağı’ndan, Da asta nehrinden… çağırmanın sözlerini bağırır. Ve katip Tanrı Za a[liqa]’nın çağrılması ile ilgili sihirli sözler söyler. 11-14 Onlar tanrıları ve kalın ekmekleri yoldan çeker. Onlar tapınağın tanrılarını alıp götürür.[ ] Onlar yıkar ve yağlar[ ]. Sıra ile onları yerleştirir”.

Karauğuz G., Hitit Mitolojisi, Çizgi Kitapevi, Konya, 2001 

Yukarıdaki alıntıda Hititlerin çeşitli sözlerle “fırtına tanrısı”nı ikna etmeye çalıştıkları görülmektedir. Hititlerin tanrıları antropomorf olarak düşünmüşlerdir. Hititler tanrı/tanrıçalar ile sohbet ederler, konuşurlar, yiyecek, içecek sunarlar. Hititler’de diğer birçok batı toplumu gibi erkek tanrılara sahiptiler. Anadolu’da ise “Ana Tanrıça” kültü (ALFA) vardı. Hititlerin Anadolu’ya getirdiği en büyük yenilik erkek tanrılardır diyebiliriz. Böylece Anadolu’da binlerce yıldır süren ”Ana Tanrıça Kültürü”(ALFA) yerini “erkek ve kadın tanrı/tanrıçalara” bırakmıştır. Hititlerin erkek tanrıları ile Anadolu panteonlarında yeni bir dönem başlamış, Hititlerin antropomorf3 tanrılar katında her iki cinsiyet yan yana yer almışlardır. Hititler geleneksel olarak tüm tanrıları benimseme eğilimindeydiler. Bu eğilim Hititlerin “Bin Tanrılı (Bin Panteonlu)” toplum olmasına neden olmuştur. Hititlerin tanrılara olan zaafı Anadolu’nun daha önceki halklarının sahip oldukları tanrıları benimsemelerine ve söz konusu kültlerin mensup olduğu toplumların kültürlerindeki öğelerini de kendi bünyelerinde toplamalarına ve Anadolu’daki kültürel mirasa sahip çıkmalarına neden olmuştur. Hititlerin bu tavırları diğer kültürlerin fragmanlarda yer almasına ve önceki kültürlerin de aydınlatılmasına neden olmuştur. Hititlerin anlayışı, hoşgörüsü Anadolu’da aşağı yukarı 525 yıl süren bir imparatorluk ve kent devletleri kurmalarına olanak sağlamıştır. Hititlerin bin panteonlu, din kavramlarında üç kaynak yer almaktadır.İlki kendi tanrıları, ikincisi Anadolu yerli halklarının tanrıları ve üçüncüsü ise komşu ülkelerin tanrılarıdır. Hititler tanrılar vasıtasıyla korunduklarını düşünmüşlerdir. Bu konuda haklı olduklarını söyleyebiliriz. Çünkü tanrıları benimsemeleri yerli halklarında onları benimsemelerine ve kabul etmelerinde önemli bir etken olmuştur.Hititlerin tanrılara ve o tanrıların insanlarına gösterdikleri saygı kültleri başkentte toplamak gibi bir çaba içinde olmamalarından da anlaşılmaktadır. Hititler çok akıllıca bir strateji benimseyerek yerel kültlerin devam etmesini hatta güçlenmesini sağlamışlardır. Yönetimler tüm yerel kültleri korumuş ve kendi geleneklerini de içeren ritüelleri için resmi bir alanları vardır.
Savaş Ö.S., Hititlerde “Fırtına Tanrısı” ile “Boğa Kültü” Üzerine bazı Gözlemler ve Yorumlar, Archium Anatolia, Anakara Üniversitesi Basımevi, 2002 (97-171)

Kaynak ;ANADOLU ANTİK HİTİT UYGARLIĞI İNSANININ DEĞERLER SİSTEMİNDE SU KULLANIMI Şükran SEVİMLİ 










Buradan İndiriniz....